Alex Gordon: “Korkusuz”

Yağmurlu bir Pazar sabahında, Oyak Renault’nun skorer ismi Alex Gordon ile keyifli ama hepsinden önemlisi fazlaca samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Hayatın ne denli zor sürprizleriyle karşılaşırsa karşılaşsın, bir şekilde kendini motive edip ayakta kalmayı başarmış bu korkusuz adamın hikayesini okumak için şöyle bir arkanıza yaslanın.

Öncelikle NCAA kariyerinden başlamak istiyorum. 4 yıl Vanderbilt’te oynadın. Kolejdeki daha ilk yılında Tennessee maçında ürettiğin 30 sayı ile Vanderbilt’te ilk sezonunu oynayan oyuncular baz alındığında en iyi ikinci performansa imza atarak okul tarihindeki yerini aldın. Rekor da zaten 1977 yılında 34 sayı üreten Mike Rhodes’a aitti. Hem okul yılların hem de bu önemli rekor hakkında neler söylersin bize?
Çok güzel bir takımımız vardı, beraber hareket eden, birlikte çalışan, okul ve idmanlar dışındaki vakti de beraber geçiren bir ekiptik. O yılları düşünüp de kötü bir şey hatırlayamaz insan. Rekora gelecek olursak ise, ilk yılımda böylesi bir performans göstermiş olmak ve senin de dediğin gibi okul tarihine bir şekilde adımı yazdırmak önemli bir olaydı benim için. Belki de başlangıcım bu kadar iyi olduğu için, sonrasındaki işler de iyi gitti benim için.

Okuldaki ikinci yılında da boş durmadın, kariyerin adına bir ilki gerçekleştirdin ve Furman karşısında 16 sayı – 10 asistlik bir performans ile ilk double-double’ına imza attın. Ne hissetmiştin ilk double-double sonrasında?
Hem benim hem de takımım adına iyi bir maçtı. Attığım şutların girmesi, arkadaşıma verdiğim pasların da onlar tarafından değerlendirilmesi ile kariyerimin o ana kadarki en parlak günlerinden birini yaşamıştım. Maçtan sonra antrenörüm özel olarak tebrik etmişti beni. Maçı da kazanmıştık zaten, daha ne isteyebilirim ki?

4 yıllık Vanderbilt kariyerine baktığımızda, bir maçta yaptığın en yüksek top kaybı sayısının 5 olduğunu görüyoruz. Ama Beko Basketbol Ligi’nde oynadığın 18 maçın 8’inde 6 ve üstü top kaybı yapmışsın. Nedir bunun sebebi? Rolünün değişmiş olması etkili olabilir mi mesela?
Elbette tamamen bununla alakalı. Burada takımın en öne çıkan ismiyim, top en çok benim elimde duruyor, rakipler bana karşı önlemlerini arttırıyorlar, ayrıca neredeyse maçın tamamında sahada kalıyorum. Tüm bunların bileşkesi olarak da bazı istatistiklerim iyi yönde yükselirken, bazı istatistiklerim (top kaybı gibi) kötü anlamda yükseliyor. Mesela en düşük top kaybı ortalamam kolejdeki ilk yılımdaydı. Çünkü fazla süre almıyordum. (Gülüyor)

Takımın, takım arkadaşların, koçun ve taraftarlarınız hakkındaki görüşlerin nedir kısaca?
Koçumuz inanılmaz enerjik bir insan. Sürekli olarak nasıl kazanabilirim sorusunun cevabını arıyor, her maçtan önce ayrı bir planı oluyor. Bu tip koçlarla çalışmak her oyuncu için keyiflidir. Ayrıca fazlasıyla etkin de bir karizması var, o karizması bizi sürekli olarak daha iyi savunma yapmaya, daha iyi oynamaya zorluyor. Takım içindeki arkadaşlıklarım çok iyi ama herkesin kendi dilimden insanlar olmaması nedeniyle maksimum düzeyde de değil elbette. Yine de şükretmem gerekiyor, ilk deniz aşırı tecrübemde böylesi iyi dostluklar kurabildiğim için. Taraftar ve kulüp organizasyonu hakkında da düşüncelerim gayet olumlu. Bize olan desteklerini sürekli olarak hissettiriyorlar. Bir teşekkür de onlara gitsin bu vesileyle.

Vanderbilt’te daha çok 2 numaralı pozisyonda oynuyordun ama burada saf bir 1 numara şekline büründün. Bu pozisyon değişikliği nedeniyle bir zorlanma var mı senin açından?
Ben Vanderbilt’teki ilk yılımda da 1 numarada oynamıştım ama sonra koç benim şut yeteneğimden daha çok faydalanabilmek adına beni 2 numaraya kaydırmıştı. Bu onun fikriydi ve öyle oynadım. Şimdi burada 1 numara oynuyorum. 1 numarada oynamaya alışkın olduğum için de pek bir sorun teşkil etmiyor benim için.

Beşiktaş Cola Turka karşısında 28 sayı üreterek Beko Basketbol Ligi’ndeki en yüksek rakamına ulaştın. Ama son saniye basketiyle maçı kaybettiniz. Sen de epey bir üzüldün. O maç ve kendi performansın hakkındaki yorumların nedir? Ayrıca Jones’a verdiğin bir bacak arası pasın vardı ki, onu da bir hatırlayalım yeri gelmişken.
Çok erken geriye düşmüştük o maçta ve işler iyi gitmiyordu açıkçası. Ama arkadaşlarımı toplayıp maçı kazanabileceğimize inanmalarını söyledim. Etkili olmuş olacak ki toparladık ve geri geldik skorda. Sonra da öne geçtik. Tüm gücümüzle oynayıp, galibiyete de bu kadar yaklaşmışken yediğimiz son saniye basketi ve maçı kaybetmek fazlasıyla üzdü hepimizi. Ben de zaten bir süre yerden kalkamadım maç bitiminde. İyi bir gece olacaktı ama Mire Chatman’ın basketiyle ufak çaplı bir kabusa dönüştü bizim için. Pasa gelirsek, iyiydi cidden. (Gülüyor)

Ama son 6 saniyedeki savunmanız da pek iyi değildi doğrusu. Chatman hiçbir engelle karşılaşmadan yarı sahayı geçti ve sonra 4 kişinin arasında sanki antrenmanda şut atarcasına bomboş bir şut yolladı. Geri dönüşünüz ne kadar iyiyse bu son saniye savunmanız da bir o kadar kötüydü.
Kesinlikle haklısın, orada çok kötü bir savunma yaptık. Chatman’ı biraz sıkıştırıp vaktin bir kısmını öldürebilirdik. Ama olmadı. Önemli olan her yaşanandan bir tecrübe kazanabilmek, eğer ki bunu yapabiliyorsanız bir sorun yok demektir.

Bu yıl yapılan Beko Basketbol Ligi All-Star organizasyonunda sen de yer aldın. Öncelikle kadroya seçilmiş olmanın nasıl bir duygu olduğunu sonra da organizasyon hakkındaki fikirlerini öğrenebilir miyiz?
Organizasyon gayet iyiydi bence, çok keyif aldım, eğlendim. Zaten bu tip organizasyonlar da bunun için var. All-Star kadrosuna seçildiğimi öğrenmek –hele ki burada ilk yılımı geçirdiğim düşünülürse- fazlasıyla mutlu etti beni. Zaten haberi Kepez Belediye maçından önce almıştım, o moralle de çıkıp 25 sayı attım. (Gülüyor)

Türkiye ve Bursa hakkındaki düşüncelerin nedir? Boş zamanlarında neler yapıyorsun? Mesela balık tutmaktan çok keyif aldığını okumuştum başka bir röportajında.
Evet Amerika’da her sabah erkenden kalkıp balık tutmaya giderdim. Tüm stresimi attığımı düşünüyorum bu şekilde, hem ruhuma da iyi geliyor. Ayrıca laf aramızda çok da iyiyimdir balık tutma konusunda. Bursa ve genel olarak Türkiye için düşüncelerim ise: Burasının güzel bir yer olduğu, insanlarının fazlasıyla sıcak olduğu. Herhangi bir problem yaşamadım şu ana kadar.

Tek başına mı yaşıyorsun Bursa’da?
Evet bir apartman dairesinde tek başıma yaşıyorum ama hemen yan dairemde Jo (Joseph Jones’u kastediyor) var.

Sen Oyak Renault ile anlaşmadan önce Vanderbilt’ten takım arkadaşın Ross Neltner sözleşme imzalamıştı Oyak Renault ile ilk olarak. Hatta senin sırf Ross ile beraber oynayabilmek için seni isteyen Alman ve Fransız takımlarını reddettiğini ve Türkiye’ye geldiğini biliyorum. Zaten Ross da senin gelişinden çok mutlu olduğunu belirtmişti Amerikan basınına. Ama şartlar öyle bir gelişti ki, Ross Oyak Renault ile tek bir resmi maça çıkmadan takımdan ayrılmak zorunda kaldı. Onun yerine Joseph Jones transfer edildi. Neydi o konun detayları? Ve Ross gidince ne hissettin? Sonuçta bir anlamda onun için de gelmiş sayabiliriz Türkiye’ye.
Evet burayı seçmemde büyük bir payı vardı Ross’un. Sonuçta kendi ülkemden uzak bir yerde basketbol oynayacaktım ve tanıdığım bir kişinin, sevdiğim bir arkadaşımın da benle beraber olması fikri hayli cazip gelmişti. Ross, Vanderbilt yıllarımda da beraber en çok vakit geçirdiğim kişilerden biriydi, ayrıca takımımız için de önemli bir isimdi. Beraber olmamızın her ikimiz için de hayatı kolaylaştıracağını düşünüyorduk ama olmadı. Sonuçta koçun kararıydı bu, saygı duyduk. O pozisyon için daha farklı tipte bir isme ihtiyacı olduğunu belirtti ve Jo’yu aldı. Beraber oynasak iyi olabilirdi ama tek kalmış olmam da ayrı bir deneyim oldu bana.

Peki Ross gidince ‘Ben de gitsem iyi olur’ gibi bir fikre kapıldın mı hiç?
Açıkçası kendi kendime bunun hayatın bir sürprizi olduğunu ve hayatın içinde bu tip sürprizlerin hep olduğunu, hep de olacağını söyledim. Bu gerçeği kabullendim. Sonuçta bu benim işimdi ve daha çok konsantre olup, daha çok çalışarak bir şekilde ilk bakışta zor gibi gözüken şartların üstesinden gelmeliydim. Öyle de oldu zaten.

Kız arkadaşın var mı Amerika’da? Bu kadar memleket hasreti çeken birinin kız arkadaşı da varsa yandın ki ne yandın.
Evet var. Özlemimin bu kadar büyük olmasında onun da payı var zaten.

Dün Sevgililer Günü’ydü mesela ve sen ondan uzaktın.
Dün konuştuk telefonla biraz ama bu hafta kupa maçları nedeniyle lige verilecek arada Amerika’ya gideceğim, o zaman birkaç gün rötarlı da olsa Sevgililer Günü’nü kutlayacağız beraber.

Madem girdik özel hayata, senin hayatının en büyük dönüm noktasına değinerek devam edelim sorularımıza. Sen 15 yaşındayken, senden 5 yaş büyük olan ağabeyin beraber basketbol oynamak için gittiğiniz basketbol sahasında kalp krizi geçirdi ve gözlerinin önünde hayatını kaybetti. Mutlaka hatırlamak istemeyeceksindir o günü ama bu detayı bilmeyen okuyucularımız için detayları biraz paylaşabilirsen sevinirim.
Aslında güzel başlamıştı o gün, hava çok güzeldi. Anthony ile beraber basketbol oynamaya gittik her zaman gittiğimiz parka. Yeri gelir saatlerce basketbol oynadığımız olurdu o sahada. O gün Anthony maç esnasında birden göğsünü tuttu ve yere yığıldı. Hiçbir belirti olmadı, ya da kendisini kötü hissettiğini belirtir bir hareketi de olmadı, bir anda düştü kaldı. Nefes alamıyordu, ben öylece kalakaldım. Çevredeki insanlar ambulans çağırmaya çalıştılar ama nafile, gözlerimin önünde kaybettim onu. Hiçbir şey yapamamak, onu öylece seyretmek inanılmaz yaraladı beni. O benim ilham kaynağımdı, idolümdü hep. İyi bir Amerikan futbolu oyuncusuydu ve beni basketbola teşvik eden kişi o olmuştu. Onu kaybetmek kolay kabullenebileceğim bir şey değildi.

Peki bu olayın hayatına ve paralel olarak basketboluna olan yansımaları nasıl oldu? Bir yerden sonra bu olayı bir motivasyon aracı olarak mı kullanmaya başladın?
Ben bir basketbol sahasında yaşanabilecek en kötü olayı yaşadım ve bu yüzden basketboldan nefret etmem gerekirdi. Ancak aksine onu basketbol sahasında kaybetmiş olmam beni daha farklı motive etti bu oyuna. Sanki ben iyi oynadıkça o kötü kaderi de biraz biraz öldürüyormuşum gibi hissetmeye başladım. Biliyorum ki; Anthony yukarılarda bir yerde beni izliyor ve ben iyi oynadıkça o da orada çok mutlu oluyor. Bu yüzden tamamı ile bir motivasyon aracına döndü bu olay benim için. Sol kolumda Anthony’nin mezarının dövmesi var, sağ kolumda ise Fearless (Korkusuz) yazıyor. Bir basketbol sahasında başıma bu olaydan daha kötü bir şey gelemeyeceği için hiçbir korkum yok sahada. O da zaten hemen sol kolumda benle beraber sürekli. Neden korkabilirim ki?

Beko Basketbol Ligi hakkında ne düşünüyorsun?
Gerçekten iyi ve kaliteli bir lig var burada. Fiziksel mücadelenin had safhada olduğu, bana birçok kaliteli oyuncu ile karşı karşıya oynama imkanı tanıyan, iyi bir organizasyon. Bu organizasyonun bir parçası olduğum için de keyifliyim açıkçası.

Kuzenin Ralph Mims de Türkiye’de oynuyor. Bir gün onla aynı takımda olmak ister miydin?
Ralph çok iyi bir basketbolcu. Onunla beraber büyüdük, Pensacola’da beraber okuduk, sürekli olarak beraber basketbol oynadık. Onun sahada her an her şeyi yapabilecek biri olduğunu düşünüyorum. Bir maçı 5 sayıyla da tamamlayabilir, kalkıp 55 sayı da atabilir. Düşününce keyifli olabilirdi onunla oynamak.

Biraz da özeleştiri yaptıralım sana. Basketbolun açısından en güçlü ve en zayıf yönlerin neler sana göre?
En zayıf yönüm boyum elbette. Güçlü yönlerim ise (biraz düşünüyor) aslında epeyce bir güçlü yönüm var (Gülüyor). Hızım, dripling yeteneğim, şutum, arkadaşlarıma kolaylık sağlayan geniş saha görüşüm. Bir çok şey sayabilirim.

Kişisel olarak amacın nedir peki? Kendini nerede görüyorsun 5 yıl sonra?
NBA şampiyonluk kupasını kaldırırken (Gülüyor).

Anlıyoruz ki Amerika özlemin epey bir fazla.
Yani sonuçta burası çok rahat ve güzel bir ülke ama orası da benim kendi ülkem. Bir özlem duyuyor olmam çok normal.

Kontratın kaç yıllık Oyak Renault ile?
1 yıllık anlaşma imzaladım.

O zaman seneye Amerika yolcususun diyebilir miyiz?
Hiçbir şey bilemiyorum inan şu an. Herkesin kafasındaki düşünce bugünü en iyi nasıl yaşarımın cevabını bulmak olmalı bence. Ben de şu anda onu düşünüyorum. O yüzden boşver şimdi sene sonunu.

Öyle olsun bakalım…
Alex bu keyifli röportaj için çok teşekkürler.
Asıl ben teşekkür ederim …

Röportaj: A. Anıl Aksaç